Artiz Olacaksın Dediler ! (MiM)


     Bu ara bir mim furyasıdır aldı başını gidiyor. Bi ara mim yazmayalı çok oldu demiştim. Şimdi ardı arkası kesilmiyor. Hani şikayetçi de değilim. Aklıma yazacak bişe gelmeyince kurtarıcım oluyo :) Yine güzel bi mim ile karşınızdayım. Mim'leyenler sevgili amak-ı hayal ve Vesselam. Kendilerine bir kez daha teşekkür edip, mim'e geçiyorum. Mim'in konusu;

     " Blog açma hikayeniz... Buralara yolunuz nasıl düştü ve neler hissediyorsunuz bi anlatın bakalım ? "

     Bir sonbahar akşamıydı... Elimde laptopumu gören, güzel ve bir o kadar çekici hanımefendi yanıma geldi.. Bana bi içki ısmarladı ve kartını bıraktı... Sonra onu aradım, beni işyerine çağırdı... Sana kitap çıkarıcam, blogunu film yapıcam diye kandırdı beni.. Artiz olcaksın dedi. Ben ise ona blogda artiz ne arar dedim. Evden kaçtım...Kullanıldım ve sonra bir müsvette kağıdı gibi kenara atıldım... İşte buraya böyle düştüm ben.. Tüm hikayem bu kadar...

     Diyip olayı Türk filmine çevirmek isterdim ama malesef ki böyle olmadı...

     Üniversiteye başlamam ile internete bağımlılığımın artması çok sürmedi.. Sürekli o site senin, bu oyun benim, o chat senin bu msn benim fink atıyorum... Zaten şehirden, üniversiteden nefret etmişim.Varım yoğum internet olmuş. Sürekli yeni insanlarla tanışıyorum.. Lise bitmiş artık kendime bişeyler katmak istiyorum. Çünkü biliyorum yani benim baya bi eksiğim var. Bi konu oluyo yorum yapmak istiyorum. Bişeyler söylüyorum ama dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum.. Ee napayım napayım derken.. Aklıma bişe geliyor hemen Google'a yazıyorum.. Bi konu oluyo hemen Google'a yazıyorum.. Şöyle böyle derken bloglara gözüm takılmaya başladı.. Takip ediyorum, okuyorum.. Hatta gmail hesabı açıp takip ettim blogları.. Böyle insanları okumak hoşuma gidiyo.. Ama o zamanlar kimseye yorum yapmıyorum, sadece okuyorum :) O zamanlar tek bir bloga yorum yapıyodum... Adım açık adresim falan var yani, onun blogunda.. Yorumlar halen duruyo :) Hani bazen diyorum ya sadece bi kişiden saklıyorum blogumu, O'nun öğrenmesini istemiyorum. Ondan böyle gizli saklıyım :)

     Sonra işte PuCCa'nın kitabı çıktı...  İki günde okudum bitirdim... Ondan sonra Sevgili Müdür'ümle bu konuyu konuşuyoruz işte.. Bak kızın kitabı çıkmış falan diye... Bloglardan falan konu açıldı sonra konuşuyoruz böyle... Yazmak güzel oluyo, insan içindekileri falan rahat rahat döküyo oraya, bazen bişeyler yazası geliyo dedik.. Sonra birbirimizden habersiz bloglar açtık :) Sonra birbirimize söyledik tabiki blog yazdığımızı... Ama o artık yazmıyo, öyle bi iki yazısı var... Sadece beni okuyo :) Ben de işte blogu açtım, sinirlenmişim böyle kafam bozuk falan.. Abidik gubidik yazılar yazmışım :) Okuyunca allah belamı versin ne boktan şeyler yazmışım diyorum.. Silmek istiyorum aslında ama yazdıklarımı silmek hoşuma gitmiyo...

     Blogum 100 izleyiciye ulaşınca bi yazı yazmıştım.. Orada küçük bir tarihçe var...

     Daha detaylı bilgi için Bkz. Post


 Mimlenenler  ( Bi milyon kişi yazmış bunu ama mim'lememek ayıp olur )

Bis'de Son Durum !


     Şu an şu satırları okuyabiliyorsunuz.. Yani ölmedim.. Ama bu ölmeyeceğim anlamına gelmiyor tabiki :) Dün çok zor bi gün geçirdim.. Yahu resmen canlı bombaydım.. Kalkması bi dert, oturması bi dert hele yatması bambaşka bi dert.. Telefon yok, internet yok hiç bişe yok.. Sürekli bi can sıkıntısı ve en büyük sorun duş alamamam...

     Burdan kadınlarımızı bir kez daha tebrik ediyorum... Dokuz ay boyunca karınlarında bi çocuk taşıyolar.. Aman ağır taşıma, aman hızlı hareket etme, aman kalkma otur.. Valla çok zor iş.. Dün çatladım resmen. Bağladılar belime aleti, göğsüm, omuzlarım falan hep kablolarla dolu.. Zaten sırt üstü yatamam ben, sağa dönsem alete denk geliyo, sola dönsem kablolar bağlı...

     Sabah 10.30'da holteri çıkardılar.. Bi ferahladım, rahatladım.. Gerçekten üstümden bi yük kalktı.. Akşam 16.30 gibi gel diğer sonuçlarla beraber bakılacak dediler.. Ee iyi dedim eve geldim.. Bi duş aldım. Aynı Cemile gibi... Derimi yüzdüm böyle.. O iğrenç jel kaldı üstümde bi gün, sonra o ultrason cihazını sürdü her tarafıma.. Bi de üstüne üstlük yüzlerce binlerce kişinin taktığı holteri bağladılar, bi gün üstümde kaldı.. Önceden kullanan adamlar pis mi temiz mi... İyice tiksindim yani.. Duş almak gibisi yok, temizlik önemli bişe...

     Akşam oldu gittim hastaneye.. Doktor muayeneyi bırakmış sonuçları inceliyo.. Bana en son seni alacakmış dedi sekreteri.. Peki dedim oturdum orda bi yere... Etrafa bakıyorum hiç güzel hemşire yok arkadaş.. Nası bi hastane burası diyorum.. Zaten hastaların hepsi de yaşlı galiba, bi genç hasta ben varım.. Neyse saat 17.00'a doğru çağırdı beni.. Seni en son aldım ki uzun uzun konuşalım dedi... Benim götüm yusuflamaya başladı.. Ben kesin ölüyorum dedim.. Çok acı bişe söyleyecek bu.. Hani öyle bi baktım ki adama, " metin ol yavrum " demesini bekliyorum. Zehirli guatrın falan yok hormon salgıların normal seviyede bi kaç değerin yüksek çıkmış ama önemli değil o kadar dedi.. Kalbine gelirsek yaşına göre çok hızlı çalışıyo, seni gereğinden çok fazla yoruyo dedi. Efendim holterden aldığımız verilere göre dakikada 151 kere atmış kalbim... Bu benim rekorum.. Yaz bunu aslanım diyecektim rekor budur ! Zaten sonuçların çıktığı kağıtta en fazla 160'a kadar var.. Ama ortalama olarak 120'nin altına inmemişim yani... Ferrari gibi adamım yahu... Gece yatarken 85'lere inmişim... Baya bi konuştuk hayattan güzel şeylerden falan.. Bak görüyosun gelenlerin hepsi yaşlı, senin daha bu yaşında buralarda olman üzücü bi durum dikkat et kendine falan dedi. İyi bi adamdı ya.. Zaten kalbinde bomboş kimseyi göremedim dedi... Yalnız kalpler de atarlar diyip espiriyi patlatacaktım ama neyse dedim :)  Sonra asıl mevzuya geldik... Yaşın daha çok genç ilaca başlamayalım dedi... Nerdeyse ver elini öpem diyecektim :) Spor yapmam gerekiyomuş, vücudunun bi dengeye, ritme ihtiyacı var dedi.. Fazla yorulmak yok, vücut dengesini bozmak yok vs vs.. Çay, kola, kahve minimum seviyede tüketilecek, yediğime içtiğime dikkat edilecek... Onu yapma bunu yeme onu içme.. Daha yaşım kaç arkadaş.. Atın, itin bokunu mu yiyecem ben anlamadım ki yani... 10 sene erken ölmeyi göze alıp yeme, içme faslını atlamaya karar verdim.. Yalnız şöyle bi sıkıntı var, spor yaparak vücudu dengeleyemezsem mecbur ilaç verecekmiş...

     Evet canlar gördüğünüz gibi ölmedim.. Kazığım elimde ortalarda dolanıyorum.. Vücudumu taşıyamayan bi kalbim var... Maksimum kapasiteyle çalışıyo... Doktorun da söylediği gibi boş bi kalp.. Hani dolu olsa belki de iyileşirim yani :p Bir önceki yazıma yorum yapan herkese çok çok çok teşekkür ediyorum... En azından kötü günümde yanımda olanları az çok öğrenmiş oldum.. Seviyom işte sizi ya ... Bu kadar bitti :) 

Aradığınız Bis'e Şu Anda Ulaşılamıyor !


     Sabahın erken saatlerinde kalkıp hastaneye gittim. Hiç sevmem zaten hastaneleri falan zor da kalmasam gitmezdim hani.. Sıra al doktoru bekle falan derken bıktım usandım 1 saatten fazla bekledim... 

     Sıram geldi girdim içeri, derdimi anlattım. Doktor bi milyon tane soru sordu.. Bi milyon tane cevap verdim. Sonra ultrason makinesi gibi bişe var işte onun kalp için olanından baktı bana.. Bi 10-15 dk sağa yat sola yat düz uzan şöle yat böyle yat diyerek geçti... Zaten hiç sevmiyorum bi jel sürüyolar vıcık vıcık, o aleti kim bilir kaç kişinin üstüne sürdü. O sürdükleri pis mi temiz mi... Kıllandı doktor böyle olmaması lazım falan diyo kendi kendine.. Ben de diyorum evet böyle olmaması lazım :)

     Baktıktan sonra bi kağıt çıkardılar.. Bi sürü test... Oraya git kayıt yaptır, şurdan sıra al, buraya git kan ver... Bi tüpte almadılar arkadaş.. Zaten kilo almaya çalışan bi insanım bi de tüp tüp kan verdim gitti yarım kilo :) Efordur ekgdir bi ton şey çıkardı başıma... En sonunda da bi alet bağladılar. 24 saat boyunca kalp atışlarımı görmesi gerekiyomuş. Şu an canlı bomba gibiyim... Her tarafım kablo içinde.. Bi de kemeri var bunun belime bağladılar. Kim bilir bunu da kaç kişi taktı, çıkardı.. 

     Bu kadar olaydan sonra duş almak yasak ! Şimdi gel de çatlama... Kendimden şu an iğreniyorum. Nefret ediyorum. Bi gün boyunca internet,cep telefonu gibi şeylerden uzak durmam gerekiyo.. Yani bu demek oluyor ki bu yazıyı yazdıktan sonra modemi kapatıp dış dünyayla bağlantımı kesiyorum. Telefondan arayan yok zaten önemli değil de internet kötü oldu... 

     Neyse işte gençler durum bundan ibaret... Yarın görüşmek üzere... Yarın da nete girmezsem bilin ki öldüm.. Ölmesem de can çekişiyorumdur... Haydinn baaayyy... Beni özleyin :)

Bir İnce Soru !


     Zorlu vizeler ve ne idiğü belirsiz Ales sınavından sonra bi hafta tatil kazandım. Bu hafta kompile okula gitmiyorum. Bugün tatilin ilk günü bekarım, mutluyum, çocuğum yok...

     Kendime  plan yaptım bu hafta için yarın doktora gidecem mesela... Bu aralar bi yorgunluk, bi nefes nefese kalma durumum var.. Bakalım ne zaman öleceksin diyecek.. Farklı bi doktora gitcem bu sefer.. Diğeriyle kavga ediyoruz.. Gerçi buna da hazırlıklıyım.. Bu da al bu ilacı her gün iç derse kavga sebebi sayarım.. Zaten sevmiyorum ilaç içmeyi bi de kalkıp her gün iç diyolar.. Hele bi gidelim bakalım bu ne diyecek...

     Sonraaa alışverişe gidecez  Müdür'ümle.. Sonra ben üniversiteye onun yanına gidebilirim.. Sonraa işe gidebilirim.. Zamanım kalırsa bi de dişçimin yanına gidip onunla kavga edebilirim... O da dişlerimi beyazlatmıyo. Fırçala allah fırçala diyo... Bu da bi kavga sebebi evet..

     Yazıyı yazarken FS'de bişe yazdılar canım sıkıldı. ( Bkz. FS) Sonrasında annem beni çağırdı..Komşu gelmiş, fal bakacaklarmış.. Sana da baksın dedi.. Durur muyum hiç.. Fırsat bu fırsat fal baktırayım dedim.. İyi şeyler de çıktı, kötü şeyler de... Çevremde kurtlar varmış.. Seni çekemeyenler, istemeyenler var dedi. İşlerinin rast gitmemesi için uğraşanlar var falan dedi... Vay namısızlar dedim içimden içimden.. Sonra beni koruyan bi meleğim varmış.. Yat kalk bu meleğe şükret gibi bi izlenim yarattı...  Sonraaa bi kız çıktı falda.. Ben kızla öpüşüyomuşum bi yolun ağzında... Herkes biden bana döndü tabi.. Annemin gözlerini görmeniz lazımdı :) Ortada kız yok işin kötü tarafı ama olabilir böyle bişe dedi.. Biliyonuz fallar üç vakte kadar olur.. Üç vakit içinde bi sevgilimin olması ve benim onunla öpüşmem mümkün değil.. Hadi diyelim oldu ama ben öpüşemem yani.. Kızın beni öpmesi lazım.. Bir o kadar utangaç bi insanım yani.. Hani gel gel gel güzelim, gel hiç acımayacak diyecekler için duyulur :p

     Geçen yazımda belirttiğim üzere size bi soru soracam hazır olun demiştim.. Hazır olduğunuzu farzedip soruyorum artık.. Geçen telefon görüşmemizde laf nerden açıldı hatırlamıyorum ama bu sevgililerin yanındaki yancılara geldi konu.. Şimdi kimse kızmasın darılmasın, yancı işte :) Hani bakıyoruz çevremize hep iki kız bi erkek.. Hiç iki erkek bi kız görmedim... Kızlar sevgililerin yanına gelirken neden başka bi arkadaşlarını da getirirler. Erkekler neden getirmezler ? Bunlar sevgili olduklarından mütevellit yalnız kalmaları gerekmez mi ? 

     İlişkileri uzun sürmeyen çiftlerin ayrılmalarına sebep bu yanlarında gelen kızlar mı bilemiyorum ama aklıma bu geldi şimdi.. Evet nedendir bunun sebebi gençler ?

Küçük Bir Hediye ! ( MiM )

    
     Yazacak o kadar çok şey var ki hangisini başa alsam bilemiyorum. Geçen gün sevgili Müdür'ümle yaptığım telefon görüşmesi sırasında yazdığım bi yazıdan dolayı azar işittim. Bana çok kızmış. Nerdeyse çıkıp gelecektim yanına dedi. ( Bkz. Post )  Aynı telefon görüşmesi içerisinde bi soru sordu bana, ben de kem küm ettim cevaplayamadım. Bi sonraki yazımda o konudan bahsedicem ve sizden görüşlerinizi isticem. Hazır olun :p Şimdi bir mim yazıcam, mim'leri bekletmek istemiyorum.. Çünkü blogger arkadaşlarım beni düşünmüşler mim'lemişler. Benim de düşüncelerimi merak etmişler. Onları bekletmek ayıp olur diye mim'leri elimden geldiğince çabuk yazmaya çalışıyorum.

     Bu sefer beni mimleyenler sevgili Lazanya ve negzel... İkisine de çok çok teşekkür edip mim'e geçiyorum. Mim'in konusu ;

     " Size armağan edilen, çok sevip aldığınız, değer yüklediğiniz ya da birini hatırlatan peluş, maskot, oyuncak var mı ?  (FOTOĞRAFINI ÇEKİP KOYARSANIZ SÜPER OLUR.) 

     -Herhangi bir eşya da olabilir bu.-
     Varsa, kısaca hikayesini anlatıp, MİM olarak yazar mısınız? "

     Ben öyle çok hediye alan bi insan değilim. İşte öyle ayda yılda bir, belki doğum günümde falan olursa olur yani.. Bu sene Müdür'üm ile abim kadar sevdiğim bi arkadaşım bana bi hırka aldılar.. Hırkayı ilk gördüğüm zaman almak istedim fakat bedeni konusunda bi türlü emin olamadım. Ben normalde S giyen bi insanım ama o hırkanın S'i içinde boğuldum.. Adamlar yıkanınca açılır dediler ama güvenemedim almadım.. Aradan biraz zaman geçtikten sonra arkadaşlarım M'sini bana aldılar.. Bekarım, mutluyum, çocuğum yok :) Resmini koyamadım çünkü hırka yanımda değil... Daha önceden de böyle küçük eşyalarım hakkında bi yazı yazmıştım. Bi kutumun olduğunu söylemiştim.. (Bkz Post)

     Ama madem hikayeli olan bişeyler yazmam isteniyo geçen sene doğum günümde gelen hediyeyi yazayım. Biliyosunuz artık Boğa burçlarının doğum günlerinin olduğu döneme geldik.. Geçen sene bu dönemlerdi işte.. İnternetten oynadığım bi oyunda tanıştığım bi kız vardı. Onunla konuşuyoruz, muhabbet ediyoruz. Aramız çok iyi böyle.. İnternetten çıkıp olayı telefon konuşmalarına, mesajlara dökmüşüz.. Benim doğum günüm yaklaşınca kaldığım yurdun adresini istedi benden, hediye göndericem sana dedi. Tabi ben böyle şeylerden pek hoşnut olmadığım için söylemek istedim.. O da trip falan atınca mecbur söylemek zorunda kaldım. Söylemedi ne aldığını da ama bildiğin çatlıyorum. Meraktan ölüyorum ne aldı acaba falan diye.. Tam doğum günümde geldi hediye. Küçük bişe böyle ama kutuyu açarken bi heyecanlandım. Böyle güzel güzel paketlemiş, elim titreye titreye odadakilere göstermeden açtım... Bi mp3.. Ama böyle küçücük bişe.. Ben de müzik dinlemeyi çok severim. Telefonların mp3 player gibi kullanımından sonra hep telefondan dinlerdim.. Ama bu o kadar küçük bi güzel bişe ki, çok hoşuma gitmişti.. Böyle yakana takabiliyosun elinde falan tutman gerekmiyo süper bişe yani.. ( Bkz. Mp3 Player ) Ders çalışırken, dışardan yürürken, arada sırada koşarken falan hep kullanıyorum.. Sonra biz tartıştık falan görüşmüyoruz artık.. Ben de onun doğum günün de bi hediye almıştım.. Ama aldığım hediyeyi hiç görmedim.. İnternetten alıp direk evine göndermiştim. O zaman çok beğendim demişti.. Son konuşmamızda da bi daha kullanmıcam dedi.. Bunu duyunca üzülmüştüm itiraf ediyorum.. Öyle demesine rağmen hala içimde kullandığına dair bi his var.. O Mp3 şimdiye kadar aldığım en güzel hediylerden biriydi.. Böyle işte... 

     Bi de ben bu  sene yılbaşında hediye aldım kendime.. Baktım herke bi hediyedir aldı gidiyo.. Ben de kendime alayım dedim.. Siz de alın çok güzel bişe.. İnternetten alıyosunuz kargoyla tam yılbaşı günü geliyo.. Süper bişi :)
 
     Hediyeler güzeldir her zaman.. Belki alınan şey bizim hoşumuza gitmeyebilir ama önemli olan onun özelliği değil taşıdığı anlamdır.

     Bu ara çok mim'ledim, onun için kimseyi mim'lemiyorum. Mim yerine şarkı armağan ediyim hepinize...  |̲̅̅●̲̅̅|̲̅̅=̲̅̅|̲̅̅●̲̅̅]

5 Duyu 3 Cevap ! (MiM)


     Yaptığım planlar doğrultusunda bugün başka bi yazı yazacaktım ama sevgili Mia ve Vesselam beni mim'lemişler... Halk beni çağırıyor düşüncesiyle mim'i yazmaya karar verdim.Böyle soru cevap gibi olan her mim benim için ayrı önem taşıyo..Daha öncede söyledim biliyosunuz röportaj tarzı olan her şeye varım :p Neyse lafı uzatmayalım...

En sevdiğin 3 görsel

Bellagio Hotel... Ben ölünce buraya gömebilirsiniz. ( Bkz. Bellagio )
Londra Parlemento Binası ( Bkz. Bina )
Mısır Piramitleri

En sevdiğin 3 ses

Dalga sesi
Babamın sen yarın işe gelme derken çıkardığı ses
Annemin tamam neyse yat biraz daha derken çıkardığı ses
Ayrıca klarnet ve keman sesi

En sevdiğin 3 tat

Bitter Çikolata
Kiraz Yaprağı
Dolmanın pişmeden önceki içi 

En sevdiğin 3 koku

Hala adını öğrenemediğim kadın parfümü ( Bkz. Post )
Kullandığım bütün parfümlerin kokusu
En sevdiğim yemeklerin pişerken ki kokusu

En sevdiğin 3 his

Patlayacak dereceye kadar tuvalete sıkışmışken eve gelip, rahatlama anındaki his :)

Birinin benimle çok aşırı derecede iddalaşıp, kendini haklı çıkarmaya çalışırken sonucunda benim haklı çıkmam anındaki göt etme hissi

Sınavdan önce bu soru banko gelir dediğim ve sınavda hocanın o soruları sorduğu andaki mutluluk hissi

Mimlenenler

Veeeee


Su Katınca Beyazlıyorum ! (MiM)



     Uzun zamandır mim yazmıyordum özlemiştim valla.. Hatta nerdeyse kendim bişeler yazıp paylaşacaktım... Kul sıkışmadıkça hızır yetişmezmiş derler... Vesselam ve negzel beni mimlemişler.. Kendilerine beni de düşündükleri için teşekkür ediyor ve mim'e geçiyorum. Mim'in konusu :

     Şu an kendi ruh halinizi, bir ezginin melodisiyle ya da bir şiirin satırlarıyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktarınız. Seçim sizin, hangisini istiyorsanız :)

     Vesselam mim'i gönderdiği gün düşündüm taşındım aklıma hiç bişe gelmedi.. Taa ki bu sabah aynadaki felaketle karşı karşıya gelene kadar... Saçlarımdaki beyaz sayısında yoğun bir artış var... Bi ara beyazlaması durmuş, dökülmeye başlamıştı... Halamların kuaföre gittim.. Bi kameraları var kocaman gösteriyo saç tellerini.. Onunla baktı.. Saç derimin sağlıksızlığından tut, saç tellerimin cansızlığından, güçsüzlüğünden her bişeyi gördü o küçücük aletten... Onarıcı bi şampuan verdi, haftada bir kullanmam için de bi saç kremi verdi.. Bi kutuda 5 tane var, mentollü çok harika bişe... Onu kullandım dökülmesi falan her şey bitti... Saçlarım süper oldu.. Dökülmesi kesildi, artık beyazlaması da durdu derken, bugün yeniden yıkıma uğradım... Sanırım şu anki ruh halimi anlatacak en iyi şarkı 

     Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş !  |̲̅̅●̲̅̅|̲̅̅=̲̅̅|̲̅̅●̲̅̅]

     Neden saçların beyazlamış arkadaş
     Sana da benim gibi çektiren mi var
     Görüyorum ki her gün meyhanedesin
     Yaşamaya küstürüp içtiren mi var

     Bir zamanlar bende deli gibi sevdim
     O bana dert ben ona mutluluk verdim
     Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime
     Allah'ım bu dünyaya ben niye geldim
     Katlanmayı bilmeyen aşkı çekemez
     Aşka mahkum edilen garip gülemez
     Ben de yanmışım vallah senin gibi arkadaş
     Dünyanın derdi bitmez böyle arkadaş
     Ben de yanmışım senin gibi arkadaş
     Dünyanın kahrı bitmez bilmez arkadaş
     Bir zamanlar bende deli gibi sevdim
     O bana dert ben ona mutluluk verdim
     Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime
     Allah'ım bu dünyaya ben niye geldim
    
Mimlenenler 

Anası ve Oğlu !


     Daha önce sizi babamla tanıştırmıştım... ( Bkz. Babam ) Hatta o kadar iyi tanımıştınız ki, verdiği tepkileri bile tahmin edebilir hale geldiniz... Eee bi de benim Müzeyyen kod adlı bi annem var.. Annemi de az çok biliyosunuz işte.. En son annemden bahsettiğimde yazıdan çok annem ön plana çıktı sanki :) ( Bkz.Post )

     Annemin adını gizlemek için Müzeyyen demiyorum.. Bu Çocuklar Duymasın'ın çoook eski bölümlerinde Kemal Amca'nın eşi vardı.. Benim de ordan dilime dolandı... Anneme Müzeyyen diyorum... Bazen güdümlü terliklere maruz kalsam da bazı zamanlarda kızdırması güzel oluyo... Annemle aramızda geçen bazı diyalogları ve yaşadığımız bazı olayları yazıcam... Merak ediyorum acaba herkes bizim gibi mi ? :)

     Bu zamana kadar babam bi tokat bile atmamışken, annem hiç affetmezdi... Ben de çok yaramazdım itiraf edeyim hani durduk yere vurmuyodu kadın... Tam hatırlayamıyorum ama ya 8 ya 9 yaşındayım.. Karşı apartmandaki çocuklarla yerden yüksek oynuyoruz.. Ama şöyle bişe var yükselti yok :) Bi yerlere tırmanıyoruz. Tek yükselti eski paslı bi divan... Üstünde sünger falan hiç bişe yok... Ben süreki oraya çıkıyorum, annem 5 dk.'da bi çıkma oraya eve gel diyo.. Ben hiç oralı olmuyorum tabi... Hiç ebe olmuyorum, çok mutluyum... Tabi mutluluk bi yere kadar... Ayağım o divanın arasına giriyor... Bacağım falan sıyrılıyo, sağ ayağımın baş parmağında bi kesik oluşuyo.. Bacağım artık kıpkırmızı :) Ben ağlıyorum annee annee.. Sonra annem geliyo, ben sana çıkma oraya demedim mi diyip bi güzel dövüyo.. Sonrasında hastaneye gidiyoruz.. Ayağıma dikiş atıyolar.. Hala dikiş izleri duruyo :)

     Bu olaydan yaklaşık bi sene sonra bizim apartmanın önünde su borularını değiştirdiler... Kazdıkları yerin üstünü çakıl taşlarıyla kapattılar... Benim de o zamanlar bi kırmızı bisikletim var, Aşk Tesadüfleri Sever'dekinin aynısından... Aldım bisikletimi o çakıl taşları üzerinde drift yapıyorum... Yokuş aşağı bi yol zaten hızımı alıp çakıl taşlarına girip artistik hareketler yapıyorum... Annem her zaman ki gibi bağırıyo Bis gel Bis gel diye ama kim takıyoo ! Daha hızlı girip keskin frenler yapıyorum... Derken yokuş aşağı inerken benim frenimin halatı kopuyo... Ne yapacağını bilemeyen ben olduğu gibi elektrik direğine çarpıyorum... Bisikletimle çok ayrı yönlere dağılıyoruz.. Benim yine üstüm başım kan içinde kalıyor... Bi yandan bisikletime ağlıyorum... Çarpmadan önce tek parça halindeki bisikletim artık 2 parça ! Yoldan geçenler başıma toplanıyolar, üstüm başım yırtılmış, ağzımdan burnumdan kan geliyo... Mahallenin çocukları Müzeyyen Teyzeeee diye annemi çağırıyolar... Annem balkona çıkıyo, beni görüyo, tepkisi açık ve net :

     Bırakın gebersin ! :)

     Evin tek çocuğu olmamdan ötürü annem üstüme çok düşer... Bazen bıkıyorum artık usanıyorum ama nafile.. Kadın hala beni küçük çocukmuşum gibi görüyo... Üniversiteyi kazandım ki kazandığım yer evden sadece 1 saat uzaklıkta... Her hafta sonu eve gidip geliyorum... Ben ne zaman valizi elime alıp dışarı çıksam annem başlıyo ağlamaya.. Haydaaa ! Birinci senenin sonuna doğru alıştı ağlamıyo artık... Hayır ağlayacak ne var yani... 20 senedir hergün yanındayım zaten :)

     Bizim evin dekor eşyalarından biri de bulaşık makinesidir.Kalabalık bi misafir gelmediği sürece çalıştığını göremezsiniz. Gece yattığımız zaman mutfakta kesinlikle tek bi bardak bile kalmaz.. Gece saat kaç olursa olsun, kolunu kıpırdatamayacak halde bile olsa mutfakta bulaşık varsa kesin yıkar... Tüm bu eziyetin sebebi ;

     Ya gece ölürsem... Ortalıkta bulaşık mı kalsın ?

     Anneannem de böyle... Hastaneye gittik, tahlil yaptılar doktor hemen ameliyat edicez yatman gerek dedi. Anneannemin verdiği tepki ;

     Saçımı boyamamışım bu halde ameliyat olamam !

     Evde olduğum zamanlar annemle birlikte evlilik programıdır, yemekteyizdir ne bulsak izliyoruz... Bu sevgililikten evlilikten laf açılıyo... Üniversiteye başladığım ilk sene annem benim planımı programımı çizdi... Üçüncü sınıfa kadar kız arkadaş yok, üçüncü sınıfın ikinci dönemiyle, dördüncü sınıfın başlarında olabilir... Zaman geldi geçti, üçüncü sınıf bitti... 

Bis: Anne bi sevgilim olsun demi artık bak zamanı geldi
Annem: Biri mi var ? Kim ? Adı ne ? Ne zamandır görüşüyosunuz ?
Bis: Yok yaa.. Sordum sadece..
Annem: Bak oğlum daha okulun bitmedi... Bi okulun bitsin, askere git gel, işin gücün olsun ondan sonra...
Bis: Ondan sonra sen bulursun heralde...
Annem: Yoooook.. Sonra mutlu olmazsan sebebi ben olurum.. Sen bul kendine ama güzel olsun..
Bis: Mesela nasıl olsun Müzeyyen Hanım
Annem: Güzel olsun... Bi tane gelinim olacak, sakın çirkin getirme... Huyu husu düzgün olsun... Zeki, akıllı olsun.. Sen de zekisin çocuklarınız zeki olur.....
Bis: Huh !

     Kadın nereleri düşünüyo görüyo musunuz ?


Koku + Çekicilik = Parfüm !

     
     Parfüm doğada bulunan veya yapay olarak üretilen hoş kokulardan oluşmuş sıvı bir karışımdır bildiğiniz gibi... Yıllar yıllar önce insanlar dışarı çıktıklarında kolonya sürerken, günümüzde dışarıya parfümsüz çıkmaz olduk.. En küçüğümüzden en büyüğümüze kadar herkes parfüm kullanıyor... Parfüm esanslarını kullanarak dolum yapan firmaların artması, bu parfümleri satan yerlerin artık her adım başı olması büyük etken oldu elbetteki...

     Günümüzde parfüm kendini inanılmaz bir noktaya taşıdı.. Kısaca parfüm artık sadece koku olmaktan çıktı.. Bir saat gibi bir kolye gibi aksesuarımız oldu.. Hatta parfüm kullanmayanlara aaa sen kullanmıyo musun diyenler bile var :p Bazıları da abartıp şişeyi üstlerine boşaltıyolar sağolsunlar.. Sonra biz nefes alamıyoruz... Kimileri de kötü kokuları bastırmak için kullanıyo, iyice içine edip bırakıyo.. Daha iğrenç bi koku oluşuyo... Elli kere diyoruz temiz tene sıkın şu parfümü diye ama dinlemiyolar ki sözümüzü...

     Geçtiğimiz haftalarda 3 gün süren kalite yönetimleri eğitimine katılmıştım... Eğitimin ikinci günü önümde oturan bi kadın, bilmem nerenin yöneticisiymiş... Ama kendini öyle bi anlatıyo ki, hani bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilmesek ne mükemmel bi insan diyecem o derece yani.. O kadın olmasa işletme kesin batar.. Böyle hava atan insanlardan oldum olası nefret etmişimdir zaten... Hem boş boş konuşuyo bi de üstüne iğrenç iğrenç kokmuyo mu... Öğlen ara verene kadar öldüm resmen ya... Bi de konuşurken elini kolunu kaldırıyo, koku iyice yayılıyo... Ben bişeyler söylüyorum yanımdakine, laf çarpıyorum ara sıra... Kalabalık bi ortama geliyosun, insanlarla iç içe kalıyosun saatlerce.. Zaten haftasonu bi duş al gel ölür müsün ? Öğle arası oldu 1,5 saat ara var... Sen kalk git o iğrençliğin üstüne parfüm sık gel.. Parfümü sıkmamış resmen şişeyi üstüne boşaltmış... Allah belanı versin senin, iğrenç pislik... Hem çirkin, hem bakımsız, hem pis !

     Kalabalık bi ortama girdiğinizde insanların sizi görmeden farkedebileceği tek şey kokunuzdur... Ve bu koku öyle bişeydir ki doğru tercih yaptıysanız çekiciliğinize çekicilik katar... Bilmiyorum benden mi kaynaklı yoksa herkeste mi böyledir ama bazı kadın parfümleri beni benden alıyo... Hele bi tanesi var yok böyle bi koku yaa.. Kız yanımdan geçiyo, koku benimle geliyo... O sıra aklıma başka hiç bişey gelmiyo, düşünemiyorum.. Aklıma gelen tek şey o kokuyu bi kere daha solumak... Beynim işlevini resmen kaybediyo... Bi de işin ilginç tarafı bu parfümü kullanan kızların hepsi de güzel hepsi de tatlı :) Parfümün adını da bilmiyorum lanet olsun... Çevremde kullanan yok, ee yoldan geçen kıza da bacım parfümünün adı ne diye de sorulmuyo... Adını bilsem gidip alacam valla ya.. Arada sırada koklarım :)

     Hani şu çikolata yiyince mutluluk hormonu salgılanıyo derler ya, bu parfüm beni sarhoş ediyo sanırım... Odaklıyo beni.. Pafüm günden güne insanlar üzerindeki etkisini artırmayı başarıyo.. Günümüzün etkili silahlarından biri olma yolunda...

     Bir markanın dediği gibi ;

     " Her şey unutulur ,kokunuz asla ! "

Kaybolanlar Kulubü !

    
     Yıllardan 2011, aylardan Nisan, takvimler ayın 2. gününü gösterir... İnce'nin İstanbul'dan arkadaşı gelmiştir... Saatler 21.06'yı gösterirken İnce'ye mesaj gelir ve dışarı çıkmaya karar verirler... Şehirden uzak kafalarını dinleyebilecekleri, dertleşebilecekleri bi yere giderler... Arabadan temiz hava almak için çıkar ve yürürler... 10 dk. yürüdükten sonra hafif hafif yağmur atıştırmaya başlar... Arabaya dönerler ve gök delinmişcesine yağmur yağar... Saatlerce o arabanın içinde konuşur dururlar... Kah güler, kah hüzünlenirler... Saatin yelkovanı her hareket ettiğinde İnce kendi içinde biraz daha derinlere iner... Bir yandan arkadaşını dinlerken bir yandan iç sesiyle kavga eder... Kendine kızar aslında iç ses bahanedir... Geçmişi gözünün önünden bir film gibi geçmez... Her film karesi içine içine işler, oturduğu koltuk artık O'na batmaya başlar... İçine düştüğü çember aklına gelir... Nereye gitse,  nereye dönse o çemberin içinde sıkışıp kalmıştır.. Ve o çember öyle bi çember olmuştur ki artık, İnce her çıkmak istediğinde daha da küçülmüştür... İnce'yi oraya hapsetmiştir... İnce artık pes etmiştir.. Hayatı oluruna bırakmıştır... Aradan geçen saatler boyunca en çok liseyi düşünmüştür... 

     Alnına kravatını bağlayıp, nefesi kesilinceye kadar top peşinde koşturup, aynı günün akşamı sınıftaki en arka sıraya geçip arkadaşıyla hayal kurduğu günler gelmiştir aklına... İlk seneden üniversiteyi kazanmıştır.. Ne hikmetse lisede en çok sevdiği arkadaşlarıyla aynı şehirdedir.. Hep beraber eve çıkarlar... Mükemmel bi üniversite hayatı yaşarlar... Hayal kurarak her seferinde kendilerini gazlarlar... Her yeni hayal kuruşlarında oturmuş temel hayallerini dekore ederler... Yüzlerinden gülücük hiç eksik olmaz... Sınav dönemi gelir... 30 kişilik sınıftan 3-4 kişi tercih yapar, diğerleri daha iyi yerlere gitmek için tercihi umursamaz bile... Ertesi sene olur... İnce ne yaptığını bilmez şekilde sınava çalışır. Sınav sonucu açıklanır... Tıplar, mühendislikler, eczacılıklar havada uçuşur... İnce'nin puanı düşük gelmiştir.. Bu sene de tercih yapmayacağım der... Diğer arkadaşları tercih yapar.. İstanbul, İzmir, Ankara vs.. İnce tercihlerin son günü dersaneye gider, Kasım Hoca'sını görür, durumu anlatır. Kasım Hoca seni harcamam der eve gönderir. Fakat İnce sinirine hakim olamaz, yenik düşer. Son saatlerde internetten 6 tercih yapar... Ve yaptığı tercihin kesinlikle geleceğini bilir. Çünkü son tercihi kendi sıralamasının 25000 altındadır... 

     Tercihler açıklanır.. İnce'nin arkadaşları Türkiye'nin dört bir yanına dağılmış, herkes farklı bir ile gitmiştir.. Evet İnce bileklerini kesmeyi başarmış, son tercihi gelmiştir.. Tek artısı üniversitenin 1.5 saat mesafede olması hafta sonları evine gelebilmesidir.. Ne şehrin ne üniversitenin İnce'ye tek bir katkısı yoktur.. Üniversite 2.sınıfta okulu bırakıcam demiş ama kafasında ne idiğü belirsiz bi hesap yapmış vazgeçmiştir. Bir sene okuduğu hazırlık, ilk sene aldığı puanla buraya yerleşebilmesine karşın beklemesi, İnce için kayıp 2 sene olmuştur.. Zaman geçtikçe İnce sınıfındaki insanları daha iyi tanımaya başlamıştır.. Ve yavaş yavaş bölümden kendini çekmiştir. Zorla gelir gider, fazla kimseyle takılmaz... Yurttan dışarı pek çıkmaz.. Çünkü dışarda istediği gibi bi yer yoktur.. Ders de çalışmaz.. Çünkü çalışmak istemez.. Gereğinden fazla sıkılıyodur.. Arkadaşlarını arar konuşur çoğu zaman... Sınav dönemi herkes harıl harıl çalışırken İnce bilgisayarda oyun oynar... Sınıftaki arkadaşları ders çalışıp mola verdikleri zaman İnce'nin odasına gelirler, İnce çalışıyorsa engellemek için... Ama İnce çalışmıyordur.. Sınav sonuçları açıklandığı zaman harıl harıl çalışanlarla aynı notu alır, herkes şok olur... İnce sınıftakilerden farklıdır, onlardan farklı düşünür... Herkes İnce'ye güler yüzlüdür... Ama İnce hepsinin ne olduğunu bilir.. Sınıfın % 80'nin nasıl İnce'den nefret ettiğini sadece İnce bilir... İnce artık her şeyin farkındadır.. Yurt odası artık O'nun zindanı olmuştur. Anahtar deliğinden dışarıyı görebilmektedir... Anahtar deliği ise artık İnternettir !

     İnce bu şekilde yaşayıp gitmiştir... Okulu uzamıştır... Çünkü hiç bişey umrunda değildir... Çok hata yapmıştır.. Çok pişman olmuştur... Arkadaşı 4. sınıfta dersleri çok çok iyiyken okulu bırakmış, tekrar sınava girmiştir. İnce'ye de teklif etmiş ama İnce kabul etmemiştir.. Okuduğu bölüm umrunda olmayıp, başka bi alandan yüksek lisans yapmaya karar vermiştir.. Sınava girip iyi bi puan almıştır... Ama Ankara'da ki dayısı gelip aklına girmiştir. Olması düşük bi ihtimal de olsa çok çok iyi bi iş teklifi sunmuştur... Ve İnce artık çok büyük bi ikilemin içine girmiştir... Kaybettiği hayatı tekrar yaşamak için yeni bir üniversitede yüksek lisans yapmak mı, yoksa okulu en kısa sürede bitirip işe başlamak mı ?  İnce karar veremez, ihtimaller üzerinden hareket eder...

     Arabadan inmeden önce İnce ve arkadaşının ortak görüşü hayatın İnce'yi kaybettiği, İnce'nin göte geldiğidir !

     Her zaman diyorum beni örnek alın... Ama bu benim yaptığımı yapın demek değil... Hani derler ya dediğimi yap, yaptığımı yapma diye.. Benim yaptığımı yapmayın... Sınava girenler oldu, tercih yapacaklar var.. İyi düşünün taşının... Pişman olmayın... Bi kere boka batınca çıkamıyosunuz... Her şeyi zamanında yaşayın.. Keyfinize bakın... Hayatın içinde kaybolmayın...